sevgi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sevgi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Nisan 2010 Pazartesi

Sevme Özürlü İnsan Üzerine Ukelalık

Önceleri acırdım ve süpermen kompleksi tanrı kompleksi karışımı bir ego ile adam etmeye çalışıp düştüğü "batak"tan çıkarmaya çalıştığım bir insan türüydü. Acımaktan çok artık kendimden uzakta tutmaya çalıştığım insan türü oldu. Hay hay, her insanın şansa ve insanca bir iletişime hakkı vardır. Ama karşınızdakinin artık emek ve ilginizle değişmesine, kaygı ve korkularından arınıp ne hissettiğini kavraması ve ona dokunacak kadar somutlaştırabileceği bir sevgiye doymasını sağlamak için destek olacak gücü veya isteği yitirdiğiniz durumlar olur. Bir insanı severek ve onun da sevebilmesini sağlayacak tüm enstrumanları, bilişsel desteği vermektesinizdir ama en önemlisi içindeki sevmeye yönelik açlık ve karşı koyamadığı bir çekimi hissettiğiniz durumlarda bazen elinizden bir şey gelmez. Tüm emek ve ilginizi onu biçimlendirmekten çok içine sığamadığı biçimini değiştirmesine, ruhunu ve egosunu yontmasına, yetmiyorsa da iç huzurunu sağlayacak rasyonel açıklamalarla onu gerçekle ve panikten uzak salt bir mantıkla tanıştırmaya harcadığınız olur. Ama işte bunun garantisi yoktur bazen ne yaparsanız yapın sevgi sevgiye varmaz. Bunun sebebi de yoktur. Bir nevi doğal felakettir bu. Başınıza geldiği gibi kabul etmeniz gerekir. Bir nevi sevgi paradigması, hatta hayattan beklentilerinize yönelik yaşadığınız paradigma farkı vardır. Bu fark öyle kuvvetlidir ki esasen senelerce sınırsız bir samimiyetle en derininizde saklı ve en karanlık bulduğunuz yönlerinizi bile sorumsuzca paylaştığınız olur, ama bu seneler sonucunda hayata ve olaylara bakışınıza dair tek bir harfinizin bile anlaşılmamasını sağlayacak bir iletişimsizlikle örülü olduğunuzu hissedersiniz.
Karşısınızda esasen bir direnç vardır. Değişmeye ve sizin sunduğunuz analizlere biat etmesini beklemeseniz de en azından gerçekle daha bağlı ve içine kapalılıktan daha çok sağlıklı gözlemlerine dayanan bir açıklık gerektiğini hissedersiniz. Ama karşınızda bulduğunuz hep süreksiz ve sınırsız bir direnç olur. Zaten bir insan iletişime ve kendini hamur gibi yoğurarak değiştirmeye bunca direnç göstermeseydi, değişmez miydi? Hayata dair kaygılarını, onu böylesine tekbaşınalığa iten yardımsız ve umarsız duruşunu çözümleyecek sihirli bir formül olmasa da, iç barışını sağlamasına yarayacak tüm analitik yeteneklerinizle ona kendi paradigmanızı sunarsınız. Ama dediğimiz gibi yaşamın adil olmadığını ve sevmeyi bilmeyen birine sevmeyi öğretmenin ne kadar ağır bir sorumluluk olabileceğini anladığınız zaman dilimlerinden biri olur bununla yüzleştiğiniz dönemler. Çünkü karşınızdakinin paradigması zaten kapalılık ve kendi en karanlık yanlarından kaçacak kadar kendisini tanımayı reddetmekten ibarettir. Bu yüzden tüm açık yüreğinizle ve samimiyetinizle onu kendi içindeki zorlu yolculukta yalnız bırakmayacağınıza ikna edemezsiniz, zaten ihtiyacının bir "paradigm shift" olduğunu da kabul etmeyecektir, sınırlarını kendi çizdiği ayrık problemleri vardır ve onları çözse her şey mükemmel olacaktır onca.
Kendine yabancılaşmayla birlikte seyreden bir durumdur, kendini sevmez birey öncelikle. Kendisini tanımaktan korkar. İnsanlara yanaşamayışına bir kılıf uydurmak en sık rastlanılan rasyonelleştirme biçimidir. Oysa ki bu birey kendi içindeki sevgisizlikten öyle bir korkar ki, kendisiyle yüzleşmekten acizdir. Bu yüzden tüm kucağını sevgisini hayatını ona açmış kişilerden kaçar. Bilir ki sevebilmek için birini, önce kendisini sevmek zorundadır. Bilir ki, kendisini sevmek için en el değmemiş yanlarına doğru hamleler yapmak zorundadır. Bu ağır bir görevdir kolayca kalkılamaz bunun altından.

Tensellikten çekinmeler, kendisine günlük dertlerden bir koza kurup sizi olduğunuz yere mıhlamakla birlikte büyür. İrrasyonel davranışlar, çelişik mantık silsilelerini taşıyan bölük hayat parçalarını sürdürmenin yorgunluğu, ve soyutlanma bunun en bariz göstergelerindendir. Kendisini sevdiğini bildiği bir kişiye bile açıkça neden sevmediğini söyleyemeyecek kadar, kendi gerçekliğinden kopukken bir insan, zaten bunca çelişik ve bulanık bir gerçeklik ve insan ilişkilerini bünyesinde toplaması çok da şaşırtıcı olmamalıdır.
Çünkü o kendini sevemeyen kişi, tüm hayatının kaygılarından, iktidarsızlıklarından, tatminsizliklerinden, haysiyetsiz muamelelerinden sıyırıp kendini ve damıtıp algılarını size doğru altın bir tepside koşulsuzca sunmalıdır sevgisini. Çok kolay görünen bu kendini şeffafça açık etmek, kendisini şeffafça görecek bilişsel yolculuklardan mahrum kalmış bireyi yeterince ketenpereye getirir. Sevgi koşullu olmaz bunu herkes bilemez belki, ama en azından hisseder insan. Sevgiyi koşula bağladığınız da sevgi yok olur. O artık bir onaylanma beklentisine düşüş, bir ilgi orospuluğunun gizli tezahürüdür. İşte insan aynı şekilde kendisini sevişini de belli koşullara bağladığında, kendisini beklenti veya istekleriyle aykırı bir gerçeklikte bulduğu an bunu kaldıracak gücü bulamaz. Bu durumlar sevgisini beklediğiniz insanın neden sizi sevemeyecek kadar yorgun olduğunu gösterebilir işte. Az biraz akıllıysa zaten bu çelişikliğin kendisinin hayat olduğunu ve bu çelişkilerden kendisine hayat denen diyalektir yolculuğu yontması gerektiğini anlardı. Yoksa gündelik kaygılarıyla, tatminsiz koşuşturmalarında hedefine varmak için sabırsızca ilerleyen bir ok gibi size anca vızıltısını bırakacaktır.
Bunca çaba niyeydi peki? Travmalardan azade yaşamak mümkün müdür bilemem. Ama ben istemezdim. Çünkü travmalarımdan ve depresyonlarımdan çıkarken ben egomu ezmeyi öğrendim. Zamanla büyürken o, nasıl yontacağımı anladım. İnsanın içindeki canavarla mücadelesinde sevgiye ve belki de analitik yeteneklerini dumura uğratacak kadar zorlu bir isteksizlik duyduğu depresif dönemlerinde sabır ve inatla ona gerçeği işaret edecek olan birilerine ihtiyacı vardır. İnsan sevdiğine bu yüzden emek verebilir. Zaten sevmeyi bilenlerin böyle bir sorunu olmaz, ama sevme özürlü küçük insan, içindeki büyük insanı keşfedeceği süreçte bile sevmeye ve sevilmeye muhtaçtır. Eğer içinizdeki enerji tükenmemişse seversiniz. Ama bazen sevme özürlü insan sizi öylesine yorar ki, artık karşıdan görmediğiniz emek ve bulamadığınız ilginin sevginin koşulsuzluğunun kuvvetini-sevginin kimyasını alt ederek içinizdeki o ılık hissi törpüleye törpüleye tükettiğini görürsünüz. Ve sevginin tükenebildiğini, elinizden geldiğince emek ve ilginizle yarandırmaya çalıştığınız sevginin aslında karşınızdakinin özgül koşulları içerisinde şansınız için bir kelebeğin kanat çırpmasından daha fazla bir anlam ifade etmediğini öğrendiğinizde hayatla yüzleşmiş de olursunuz. Hayat budur, bir doğal afet gibi kabul etmelidir sevme özürlü insanları. İçinde sevgiyi var etme ihtimalinize iman edebildiğiniz ölçüde sürecek bir mücadeledir bu. Ben bu mücadeleden vazgeçebilmeyi geç öğrendim diyebilirim. Karşımdakini az çok tanıyıp analiz ettikten sonra tekil hayatların adamı mı yoksa sevgisiz yaşama katlanamayan bir açık yürekli mi olduğuna karar verip, ona karşı olan hislerin mantık dışı bileşenlerle de oluştuğuna her daim "aklımda" diyerek, kimyasal çekimin bana lades dedirtmesinin önünü almayı öğrendim. Yani sırf içinizi kıpır kıpır eden bir çekim var diye, sevemeyecek bir insanı sevmemeyi tercih edebilecek olgunluk ve içgörüyü taşımanın huzurunu duyuyorum. Pragmatist ama acısız ve beklentilerinizin ağırlığını hafiflettici olduğu kadar, her aptallığınızda olduğu gibi sevgisiz bir yaşamı reddedişinizin getirdiği salaklılarınızı daha rahat kabul etmenizi sağladığı da su götürmez bir gerçek artık.

19 Eylül 2009 Cumartesi

Bir Film Âdeta

Hayatımda tutku'nun eksikliğini çektiğimi söyleyebilirim. Bu hissi kendi kendime değişik bakışlarla defalarca söylemişliğim mevcut. Nasıl reddedebilirim böyle bir gerçeği? Anlatsam gülesiniz gelir. Yaşam ritmi değişmemiş bir adamım ben yıllardır. Siyasi fikirlerim keskinleşmekte, buna mukabil cinsiyet, toplum, hayat, aile, teknoloji ve mesleğim hakkındaki düşüncelerim de mezhepçe genişleyedurmakta. Sıkıldıkça lisede yazdıklarını okuyup hâlâ (laf arası, ilk şapka uzatma ikincisi ise inceltme! çok yetkin bir alfabemiz var!) onlara 'irdeleme yönünden zayıf' fakat 'sonuç ve ilke olarak hâlen ben' yaftalarını yapıştırabilirim. Öğrenci durumum ve kazandığım paranın değişiminin aksine değişmemiş bir yaşam akışım var.

Gülersiniz demiştim, ucunden göstereyim. Bu bireyin sakalları tam çıkmamış, yamalı bir surat oluşturuyorlar (diplomalı mühendisim ben -yaaaa- çocuk değilim); göğüs kılları daha geçen sene çıkıverdi- bildiğin pörtledi. Sanal bir "daha tam olgunlaşmadım" tatmini sağlıyorlar (Önce 20 yaş dişlerimi 16 yaşımda çıkarttığımı, kemik olarak orta yaşa yaklaşmış olabileceğimi hatırlatırım!). Bu yaşta dahi evliliği bırak sabit bir yaşam ritmi ve yerleşik bir düzen kurmaya en uzak halimden memnunum. Yatılı okul psikolojisinin ömre hakim olması bu sanırım! Su dağıtımcılarının sahip olduğu cinsten bir renault kangoo ile ulaşım lüksünü tadıyorum. Çocuk gibi ona bakıyor, düzenli olarak onu en iyi şartlarda yaşatmaya iyi bir kaynak ayırıyorum. Toplumsal sınıfını aşmaya çalışan, en iyi okullarda okuyup üç kuruşa çalışarak hayatında bir şeyleri değiştirdiğini sanan klasik futbol meraklısı, plaza delikanlısı bir mühendisle ev ortaklığım var, sırf mali kaygılarla.

Cinsel hayatım kesat. Bugünlerde muhtemelen ilk aşkımı öpmek ve onunla sevişmek için nasıl yıllar ardından yanıp tutuşabileceğimi keşfettim, rüyamda görüyorum gibi anlaşılmasın bu sıralar tekrar sıkça görüşmeye başladık. Hakkımı yememek için şunu söyleyeyim. Romantik sayılacak eser kıymette his bile beslememekteyim, tek durum şu: Kendisini sevgiyle kucaklanabilecek kapasitede ve ateşli bir şekilde sevişilecek çekimde buluyorum! Sanırım minimal tatmin sınırı saydığım kritere kadar düştüm beklentide. Sevişebileceğim bir arkadaş, ama yakın olanından!

Sanki loop'a alınmış hayatım ve ben ikinci sınıf Holywood yönetmeni gibi re-make çekiyorum dönem dönem.

Burada durup beklemeyi teklif ediyorum. Cinsellik önemli bir tatmindir ya, tutku neden yok anlatayım. Sevişebileceğime inandığım kişi sayısı çok değildir benim. Duygusal iğrenti diye tabir ettiğim bir eşik oluşturdu bünyem. Bu iğrentiyi sıradan insanların oluşturması çok kolay. Yalnız bana hayatımın bir dönemi çok yakın olmuşlar için geçmek çok da zor değil. Genelde insanlara karşı kötü his biriktirmeme gibi bir huyum var, gerzek ve açıklamasız davrandıklarında insan doğalarına ve patetik düşünüşlerine yorup optimist bir masturbasyon yapıyorum. Annem ve babamı seçmediğime ve onları kötü yanlarıyla sevebildiğime nasıl kâni isem, çevremdekiler için de bu söz konusu. Çekebilen her insan evladı yeterli gibi sırf zevk alma uğruna terli ve bol salgılı bir debelenme için. Ama bu iğrenti eşiği beni yalnız penetrasyonla doyan insandan ziyade sevişebilen bir insan yapabilecek sanırım. Ha yeri geldi, sizi güldürür beni ağlatır bir gerçek. Sayısını bildiğim kadar cinsel deneyimlerim mevcut, ama daha hiç 'seviş'memiş bir bakir sayabilirim kendimi!

Hayatım bu kadar işte, tutku bunun neresinde bilemiyorum! Ama çevreme azıcık baktığımda referens alacak bir eşik arıyorum. CV'lerin vazgeçilmez satırlarından bende de var: Varoluşçu kitaplara ilgi duyarım, distopyaları da severim ve onların bana neyi istemediğimi bilmenin önemini öğrettiğine inanırım, keşfedici bir müzik dinleyicisi olarak kendimi tanımlarım, sinemaya empresyonist açıdan bakmakla birlikte sosyalist/anarşist/marksist okumaya açık, psikanalist ama en çok da 'absurde' kavramının eylemle buluşmasına odaklı filmleri severim. Ben bu muyum? Peki ya nedir içimde bana hâkim olmuş bu Oblomov'un amacı, üretkenliğimi bir türlü keşfettirmeyen ben?

En büyük hobim, hatta tutkuya en yakın uğraşım bu hayat. Ve müdahale etmeksizin onu takip etmeyi seviyorum. En yakınımdakilerin hayatları benim için bir film gibi ama daha zamana/mekâna yayılmış ve etkileşimli. Odaksız olması en güzel yanı. Bazısı aşık oluyor, bazısı bir arkadaşını sevebildiğini keşfetmiş ve onu hayatına daha çok sokmak için istekli, bir diğeri kendisini tanımayı unutmuş hayatı tanımaya çalışıyor ama her seferinde kendisiyle çözemediği belaları ona hayatın içinden heyula gibi karşı koyuyor, bir hayale aşık olmuş onu her gittiği yere taşıyor ve arkadaş bir bedene hapsetmeye kalkıyor. Ben ise her defasında onların gerçek film karakterlerine dönüşmesini, alelade mühendis/doktor/öğrenci/plaza insanı kırıntılarından sıyrılıp kendileri olmalarını aptal olmamalarını bekliyorum. Toplum etiğini sallamayıp hatta bir etik sistematik kaygısını umursamadan kendisi olmasını-hissetmesini-dokunmasını, çevresinin kendisini sınırlamasındansa yalnızlaşabilmeyi seçmesini, sevgiyi bulduğu yöne kilitlenebilip mantık ve samimiyet topuzunu kaçırmış insanları hayatlarından çıkarabilmelerini, istedikleri düzene bir adım daha yaklaşmak için meydanlarda savaşmalarını, kendilerine yabancılaşmadan hissettikleri kimlikleriyle ayakta durabilmelerini, eşcinsel-kürt-filistinli-engelli-topraksız köylü-kadın-travesti-çocuk-türcülük karşıtı-anarşist yani oldukları kişiler olarak ne dayatılıp hangi kalıba sokulacaklarından ziyade ne olmayı canları çekiyorsa o olmak için birey olmayı seçmelerini umuyorum. Bu filmi izlemek tutku barındırıyor benim için, umduğumu bulmak önemli değil. Bu hikayede kendimi keşfediyorum ben. Çünkü metrajı çok uzun olsa da özeti insan olmak bu filmin.

16 Eylül 2009 Çarşamba

Ama Dostlar İyidir

Bu bir alt metin taşıyor. Kısıtlı çerçevesinde az biraz kabullenme var. Sanki etraf kimseler buyurmuşlar ‘Dostlar seni yer’ sen de cevap vermişsin. Manik depresif olmak, aptal olmak veya kendinin farkında olmak sınırları çizilmiş ak beyaz olgular asla olamazlar. İnsanlar içlerindeki zıt veya yalnızca o sürelik zıt işleyen düşünce süreçlerinin çekiminde, bir o yana bir bu yana savrulduğu döngülerden ders çıkararak bir sonraki savrulacağı kutupları yaratan zeki varlıklar. Sizin en ‘mal’ olmayan yanınız bu süreçlerinizi yorumlayarak dönüşümünüz için farkındalık taşımak olabilir. Eğer hormonlarınız damarınızdan taşar ise bu durumlar sekteye uğrar. İşte o an ben dostlarımı tanırım hayrola ne bu tavırlar diyerekten seyirtirim onlara doğru.

Sen de iyi biliyorsun. Bu hâlini en iyi görecek olan benim. Benimkini ise sensin. Bu, seçilmiş olmamızdan ziyade bu kadar yakınımıza girmesine izin vermememizden başkalarının. Esasen ben özel çaba göstermiyorum. Kendimi daha çok tanımaya çalışmamı çevremdeki dingillerin çoğu kendimi gayet net tanıdığım ve özgüvenimin tavana vurduğu şekilde algılıyor. Bu bazısını hırçınlaştırıyor, çirkinleştiriyor ve bendeki ‘huzurlu, barışık olmayan ama barışmaya çalışmanın dengesi’ni hisseden karşımdaki bünyeye ego çöküntüsü yarattırabiliyor. Benzer süreçler belki de kendileri sokulmaya çalışsa arkadaş olabileceğim ahmaksıların benden uzak durmasına yol açarak beni koruyor, korurken yalnızlaştırıyor. Hatta genel olarak çevre ve merkezin karşılıklı belirleyiciliğine binaen, dünyayı tanımaya, kariyer seçimim sayesinde evrenin yasalarını çıkarmaya kalkışıyorum. Bu başlıkların iç mekanizmalarını çözerken oluşturduğum örgüler ise disiplinler arası çözümlemeler ve modernist bir tümden açıklayıcılık tarzı basit kurallara götürüyor beni. Sonuçta üretiminden çok yorumlama ve veri toplamaya dönüşmüş bir yaşantıdan dünyayı tanımaya çalışıyorum. Mahallenin dedikoducu, müzevir ev hanımıyım. Her şeyden temel olarak bilgim var, evrenin kurallarına, hikayelerinize hakimim. Kendimi tutup konumlandırdığım bu algı durumu ve çok uzak alanlardan aldığım bilgileri işlemekle meşgul olmam, her şeyden kısıtlı olarak anlayan ama hiçbir şeyden tam olarak anlamayan bir adama dönüştürdü beni.

İnsanlar ise battıkları çamurda öyle çırpınıyorlar ki benim içinde kendimi bulageldiğim bu tanıma mücadelemin bana kattığı tüm vasıfları kendi gözlerinde üstünleştiriyorlar. Dinsizsem korkuyorlar, anarşistsem ürküyorlar, biseksüelsem yeter artık diyorlar. Kimisi kayıp diye görüyor, kimisi ise yazıklı bir iç dengeye kavuştuğumu düşünmekle birlikte onlara çok cesur gelen benim olağan gerçeklik algımdan ürkercesine benden de kaçıyorlar. Bazıları kendimi tanıma sürecimin tanığı olmaktan bile yeterince ürküyor, insanın beyni var çünkü: ezkaza kendime soruverdiğim soruları kendisine sorarken buluyor kendini.

Ben de yaklaşırken insanlara korkusuzum. O farkına varmadığım insanı tanıma yeteneğimin seçtiği kişilerdensin. Neyin ters gittiğini bilinciyle ayırt edemeyen fakat bir şeylerin ters gittiğini anlayabilen yangın deneyimlisi bir itfaiye eri gibiyiz. Gördüğü belirtileri tahlil etmesine gerek duymadan, bilincinin arkasında belirtilerin işaret ettiği gerçek konusunda onu uyaran ne ise, arkadaşları sevdiren de bu bilincin arkasındaki ‘sistem boşta işlemi’. Evet sevgi esasen bu denetimsiz bağ. Şimdiye kadar pek şaşmadım insanlar konusunda. Artık yaptığım hatalar mı kişiliğimin bir parçası oldu da böyle düşünüyorum, bence hayır. Çünkü yeterli basitlikte etik değerlerle yaptım bunu (Bu tabii ki bu etik değerlerin boyutlarımızın üstünde bir geçerlilik çemberi olduğu iddiasını taşımıyor.)

Buraya kadar laga luga idi. Sen zaten bu olmayan görsel aldatmacadan ibaret engelleri aşmışsın. Ne benim kendimi bir şey sanmam yerinde, ne de senin. Bu engelleri aşanlar arasında dünyanın en düz insanı olabilecekler de mevcut, dünyanın en marjinal kişilikli denebilecekler de.

Şimdi başa dönelim az veya çok bana benziyorsun. Ve ben seni görebiliyorum. Her anını belki kendime yarar bir bilgi çıkarmanın saf umudu, say ki iyi bir film izleme dileği, o da olmadı işe yarama kaygısıyla yazıyorum kafama. Süreçlerini takibe alıyorum. Ekstrapolasyonlar yapıp tahminlerde bulunuyorum. Geçtiğimiz ay manik geçtiyse senin için ve sebepleri çıkarsamaya kalkıyorsam, depresyonun eşiğinde kontrolü kaybettiğin bir yerde kulağına bir şey fısıldayabilirim. Hayatı ve seni ne kadar tanıdığımı test ediyorum yeri gelince. Ama unutma sen benim için önemlisin. Öncelikle bana düzlemsizce kendini açabildiğin ve benim açılabildiğim yerdesin. Yalnızca labatuvarım olamazsın, yoksa kitaplar ve filmler yeterli gelebilirdi. Sevgi denen bir zımbırtı da var işte.

Şimdi bir bilim adamı gibi şuna inanalım. Yeterince vakit ve emek ilgiyle harcanırsa kendi hayatımızın bugününü ve bilmediğimiz bir devirde sınırları çizilmiş kişiliklerimizi keşfedebiliriz, böylece dönüştürebiliriz. Ve rastgele arkaplanlara ve geçmişlere sahip insanların yorumları bu bilimsel soruya bakarken bulunacak cevaplar içindeki hataları ayıklamaya çok yarar. Bugün için dilediklerine varamadığın durumlar, istemediğin fakat içinde çırpındığın duygusal tuzakları aşmak böyle mümkün. Bunlar dünyanın en önemli sorunları elbette değiller. Yalnızca lezzetli ve fakat alerjik besinler. Zevk, korku her ne mekanizmayla olursa olsun hormon ve beyin kimyanı ele geçirdiklerinde kendini içinde bulduğun konumu değiştirme yeteneğini, farkındalığını senden alıyor. Kullanmasan bile (çıkmak istemediğin duygusal travmalar sana tad veriyor da olabilir – aşk gibi) bu yetkinlikten yoksun kalmamak en iyisi. Bir ‘emergency button’. İhtiyaç halinde kırınız yazıyor. İşte benim burada demek istediğim şu: Lab arkadaşı olmalıyız. Birimiz sorulara yanıt vermekten aciz kalırsak diğerimiz onu konuya yetiştirecek şekilde probleme yakın olmalı.

25 Ağustos 2009 Salı

Savunma

Geçmişte yazdığım bir yazıyla bilgisayarımda karşılaştım. Yazının bir yerinde belirtmişim, bu yazıyı da herkese okutmaktan çekinmeyeceğimi. Şimdi baktığımda bazı açılardan kaygı verici-hatta kısmen komik bazı açılardan ise dibine kadar ben.

Yazı yakın bir arkadaşımın kendini yeni bir gönül macerasına koşmasının ardından aramızda geçmiş bir tartışmaya ithaf. Ben kendisinin kendini henüz tanımadığını iddia ediyordum. Daha kendisi ile problemlerini çözemediğinden, bu yeni işi de eline yüzüne bulaştıracağından... Çünkü kendisiyle derdi olduğunu, özgüven problemlerinden kurtulamadığını düşünüyordum. Karşısındakinin ne kadar iyi veya ne kadar evlerden-uzak bir tip olduğunun önemi yoktu. Açık olan bir şey vardı. Kişilik ve ego mücadelesinden başka bir şey çıkamazdı ilişki girişiminden.

Aleni bir şekilde bunu ifade etmiştim. Gireceği maceranın anca bir haz ve uyku nöbeti olacağını. Etkisinde kaldığı hormonlarının ve yaşama hırsının gözünü karartacağına dikkat çekmiştim. Bu bir uyku olacaktı. Deli bir şekilde çekildiği insanla aslında kendisini paylaşabileceği kadar bile tanımıyordu kendisini, dibine kadar da kaçıyordu. Çünkü içine baktığında bariz olan korkuları, kaygıları ve yaşanmamışlığın eksiklik hissi idi, öz saygısı veya sevgisi mevcut olmadan başkası ne kadar sevilebilirdi ?

Bu analizimin ardından ise "Her şeyi akıl ve mantıkla açıklamaya çalıştığın için hissedemiyorsun. Azıcık da kendini çekimin akışına bırak." tandansında bir yanıt almıştım, gayet sert ve hayatı benden mi öğreneceği havasında. Ben ise ahmakların sevemeyeceğine, anca debeleceğine inanmışlığımla sevdiğim bir arkadaşım tarafından bu raddede red edilmişliğime karşılik kendimi kendime, azıcık da ona savunmuştum.

Bu 'savunma' yazısı, işte o anın hızlı düşünce akışının, anında harflere aktarılmış halidir. Gün 18.05.2007, saat 02.31. Esasen bir tişörtten başka da bana hatırlatan az şey kalmıştır bu vakayı.

***

Sanki ben hiç istemiyor muyum içimde neler olduğunu bildiğim halde bilmiyormuşçasına kendimi akıntıya bırakmayı? Hiçbir çarem yokmuş gibi de kınanmaktan bıktım sanırım mantıksallaştırma süreçlerinin sonucunda. Gerçek budur insan azıcık dinleyince kendini, buluyor bazı sebepleri. Sebeplerden korkmayı anlayışla karşılayabilirim, ya da başkasına söylemek konusundaki isteksizliği. Ama hırçınlaşmayı kaldıramıyorum işte, hele sevdiğim insanlardan gelince bu vurgunlar. Neden ki? Ufacık bir soru sormuştum. Pek ala bilir insan neyi niçin istediğini! Bu bilgiden kaçmak, dediğin gibi geleceğimde arzuladığım his dünyama kavuşmak için zaruriyse ne yapalım o da olmayıversin artık. Çünkü ben bunu beceremiyorum: içimdeki dinamikleri görüyorum, o makinanın her aksamasındaki arızayı bulamasamda işler vazıyette hangi dişlinin niye ses çıkardığını bulabilirim. Haklılık payları vardır elbet. Bu mekanizmaları – bok varmışçasına- hızlı bir şekilde çözmeyi öğrenmiş olmamdan dolayı içinde bulunduğum anı hissedişim gevşemiş olabilir. Hatta özlediğim his de budur! Bu sarhoşluğu doyasıya yaşamak, ama herhangibir sohbet esnasında bile bu mekanizmayı durdurmaya çalışmak sarhoşluktan evvel ahmaklık getirmez mi? Sorduğum soruların cevabı olduğuna eminim. Doğrusunu, yanlışını katmaksızındır bu tesbit. Ancak insanların bu kaçışlarının onlara mutluluk getiriyor olduğu düşüncesinin bir kırıntısı bile beni en çaresiz durumların içinde hissettiriyor. Carpe diem, oldu hoş anı yaşayalım! Ne güzel oh ne ala, ama kanını bildiğim insanlar “düşümüyorum hissediyorum” derken, onların aslında gayet de durumlarına hakim olduklarına inanıyorum. Olsa olsa bana söylemek istemiyorlar ya da kendi dillerine bile değdirmekten çekiniyorlar bu konuyu. Ama bu noktada benim ayağıma bastıktan sonra lütfen gelip de hayatın anlamını bulmuş derviş ayağıyla bu gönüllü körlüğe geçebildiklerini iddia etmesinler. Sadece kendilerinin inandırıcılığının yok olması veya benim kalbimin kırılmış olması olsa içimi burkan, bunları rahatça içimden atmayı da becerebiliyorum. Daha ileri gidip de beceremediğim bu insanlar tarafından itilmişlik hissini, senelerdir kaçtığım yalnızlığımı yanında unuttuğum kişiler tarafından tekrar karşıma getirilmiş bulmak. Hoş bu kızgınlığın içinde aslan payı şüphesiz benim kendimi asla o mevkiye koyamayışımın getirdiği ego çöküntüsü de olabilir. Tabi C. ne yapar: gün gelir bu yazıları bile herkese okutmaktan çekinmez; tek hatası kendisinin gerçekliği bu kadar hissederken uyuşmayı başaramaması sonucunda herkesi bu başarısızlığın kıyısında kendine dayanak görmesi de olabilir. Ama tekerrürü çok seven tarih bana hediyesini maaşallah tarih bile denemeyecek peryotlarla sunmakta. Düşünmek sorgulamak yüzünden suçlanmamı geçiyorum, kendimi anlatamadığım nokta aslında kendilerinden bile sakladıklarını (sandıklarını) benden de saklamaya çalıştıkları noktadır. Sonrasında içlerinde yuva yapmış olan, -sözde- görmezlikten gelmeyi başardıkları bu ilerlemeleri daha sonra onlara duygusal dalgalanmalar olarak geri döndüğünde tüm sürecin farkına vardırtılan arkadaşlarım durumu kabulleneceklerdir; neden sonra tekrar bunu unutup kendilerini göt pozisyonuna koyan sürecin başında tekrar yer alırken, kendilerine aynı kısır döngüye girdiklerini anımsatan C. her şeyi mantıkla çözmeye çalışmakla suçlanacaktır. Olsundur, ne hoştur, C. bunlara alışıktır. Kim bilir onlar bu uykudan uyanmalarına sebep olacak hiçbir uyarım yaratmayacak bir sürece de –sözde- tercih edilmiş içgörüsüzlükleri ile girişip en sonunda uyuşukluğa kendilerini tamamen teslim ederek mutlu kıvamlarına erişeceklerdir. Benim aradığım mutluluk budur zaten? Daha doğrusu aynı nihayi durum benim mutluluk özlemimle denktir. Daha ileri gidersem bir gün gelir ben de bu uykuya dalmak üzereyken beni uyandırmaya çalışan başka bir arkadaşım bana..

“Nedenleri biliyorsun, bana söylemedin burası tamam. Hatta anlayış gösterip isteklerini de yerine getirmek dost olarak görevimdir. Yalnız lütfen kendinden saklamaya çalıştığın şeye işaret eden beni suçlama! Unutma ki sonunda derin duygusal saplantılarına giden yol, bu görmezden gelme sırasında içine yuvalanan habis duygu tomurcukları (tümor de denebilir) yüzünden seni yaşamından soğutacak duruma ulaştığında; gördüğün halde görmezden gelişin kendinden de nefret etmene varacaktır ve yüce gerçeği -yani kendinin en büyük düşmanının yine sen olduğunu- sana hatırlatmış olmaktan dolayı senin beni üzmen sikimde de değil! Yoksa bunları daha önce konuştuğumuzda benimle aynı fikri paylaşan da sendin. Farkındasın ki ben kendime üzülüyorum! Tabi sana olan sevgim de çözülebilmiş değil, zaten bağlılıkların kökeni ulaşamayacağımız hormonel ve fizyolojik temellere de varacağından aramızdaki sevginin de sebebini aramak nedensizdir. Bu yüzden ben senin yanında mutlu hissettiğim zaman asla sorgulamayı keserek, uyuşarak varmadım bu mutluluğa. Tercihsiz – içgörümün sınırları dışındaki- uyuşukluğum bu saydığım diğer etmenlerle birleşip beni senin yanında mutlu yapıyor. En bayağı insanlık değerlerini paylaştığım herkesi senin kadar sevmiyorsam da sebebi budur! Konumuza dönecek olursak beni gerçek hislere varmamakla suçlarken lütfen bir daha sorgulayışımı öne sürme! Sen nasıl hissediyorsun bilmem ama ben şu anda sorgulayarak da sevebiliyorum. Yalnızlık biterken bir uykuya dalacaksam da emin ol o gün beni bu uykuya çekecek olan cazibe gözümü öylesine almış olacak ki zaten sorgularken teslim olacağım. Diğer türlü olur, uykuya dalmak üzereyken uyanırsam da umarım benim şu an senin yanında olduğum gibi sen de benim yanımda olursun dostum.”

...dediğinde onu anlayacağıma eminim, çünkü içimde öyle bir duyu var ki o seçilmiş uykunun bir gün bir yerde belki de en savunmasız bir zamanda patlak vereceğini söyleyip şimdiye kadar da hep patlak verdiği bilgisiyle harmanlayarak beni bu yoldan alıkoyuyor. (Bu patlak verme mevzusunu önceden konuşmuştuk!) Sende aynı duyuyu göremiyorum ama gördüğüm bir şey varsa senin de benim kadar sorguladığın. Bu beyin durmuyor ne yazık ki sen de biliyorsun. Ve sen benim kadar sorgularken bu duyudan yoksun oluşun bana kendimi yalnız hissettirmesinin yanında senin ilerde çekeceğin acıyı da şimdiden hissetmeme yol açıyor. Ama yine bildiğin bildik dediğin dediktir. Tek bilmen gereken bu gözlemlerin de benim sebebini çözemediğim depresif modlara kaymam da benzersiz bir rolü olduğu. Sana bundan fazla tutunmak da zaten yersiz. Bu yersizliği içimde hissederek bitecek bu gece, bitirirken yazıyı tek dileğim bunca şeyi boşa yazmış olmamdır; yani senin mantığını, sen sorgularken kör eden gerçek uykuyla karşı karşıya olduğuna inanmak istiyorum. Böyle olsun ki ben de bu gece işgüzarlık yapmış ama gereksiz hamlesi –allahtan- sonuç vermemiş olduğuna, her tarafın zararsız çıktığına inanarak uyuyabileyim.

***